• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

GÖNÜLDEN KALBE

İnternet Sitemize Hoş Geldiniz

DİNİ BAYRAMLAR

DİNİ BAYRAMLAR

 

Bayramlar, millî ve dinî duyguların, inanışların pekişmesi, taze ve canlı tutulması işlevi yanında, topluluğun birlik ve beraberliğini sağlamada ve bunun bireylerin bilincinde yer etmesinde de büyük rol oynar. “Müslümanların, en önemli sevinç günleri olan ve bizzat Hz. Peygamber tarafından ilân edilen ramazan ve kurban bayramlarında birbirlerini tebrik etmelerine” Arapça ve Osmanlıcada muayede, Türkçede bayramlaşma denilir. Bayramlaşmanın el sıkışmak, küçüklerin büyüklerin ellerini öpmesi, yemek ve tatlı ikram etme, hediyeleşme şeklindeki uygulamaları zaman içinde gelişerek gelenek halini almıştır. İlk dönem Müslümanlarının bayramlaşma şekli hakkında yeterli bilgi olmamakla birlikte, bayramlarda “Allah kabul etsin”  şeklindeki dileklerle tebrikleştikleri, bu tebrikleşmenin Emevîler devrinde de sürdürüldüğü bilinmektedir. Abbasiler döneminde, başta Bağdat, Kudüs, Şam gibi büyük şehirler olmak üzere çeşitli merkezlerde canlı bir şekilde yapılan bayramlaşma ve kutlamalar sırasında tatlı ikram etme uygulaması Fâtımîler’de gelenekleşmeye başlamıştır. Selçuklular zamanında da ramazan ve kurban bayramı kutlamalarına büyük önem verilir; ayrıca Nevruz ve Mihrican bayramlarında da şenlikler yapılırdı. Bayramlaşma, sevgi, saygı, sıla-i rahim, ikram ve cömertlik gibi erdemlerin güzel bir tezahürü olarak en büyük itibar ve önemi Osmanlılar’da kazanmış, görkemli törenlere, geleneklerin oluşmasına vesile olmuştur. Osmanlılar’da bayramlaşma namazdan sonra başlar, küçükler büyüklerin ellerini öper, büyükler de küçüklere hediye dağıtırdı. Ayrıca bayram münasebetiyle tebrik için evleri dolaşan bekçi, çöpçü, tulumbacı, davulcu gibi hizmetlilere bahşiş verilirdi. Toplumun çeşitli kesimlerinde hiyerarşik bir düzene göre ziyaretleşme ve bayramlaşma tam bir itina ile yerine getirilen muaşeret kurallarıydı. Gerçekten dinî bayramlar, insanlar arasında kaynaşmanın, dostlukları ve ahbaplıkları ilerletmenin bir yolu olarak belli bir öneme sahip oldukları gibi, dinî his ve şuurun toplumsal boyutta tazelenmesinin de bir vesilesidir. Kendisi çeşitli sebeplerle bayramlaşma törenlerine katılmayan insan bile bunu hisseder ve yaşar.

Bayramlaşmanın, gergin ve soğuk ilişkileri yumuşatma, kırgın, dargın ve küskünlerin barışması gibi bir fonksiyon icra ettiği de söylenir. Bununla birlikte, her zaman insanlarla iyi geçinmek, çeşitli nedenlerle meydana gelmiş olan dargınlık ve kırgınlığı kaldırmaya çalışmak daha uygun olur. İnsan

bu hislerle dolu olmadıktan sonra bayram günü, bayramlaşma yoluyla sağlanan barışma töreni, bir gösteri olmaktan öte gitmeyebilir.

Bu bayram gününde dünyanın çeşitli bölgelerinde zulüm,işgal,sömürü ve işkence altında inleyen insanlar için dua ederken,vatanımızda bağımsız ve özgür bir şekilde birlik ve beraberlik içinde yaşamanın ne kadar büyük bir nimet olduğunu bir kez daha hatırlamalı,bu vatanı bize emanet eden aziz şehitlerimizi ve gazilerimizi bu vesile ile rahmet ile yad etmeliyiz.

Gerçek bayram ahiret bayramıdır. İnsanın yaptığı tüm güzel çabaların karşılığının kat kat fazlasıyla verildiği, ibadetlerin ve tüm güzel davranışların ödülünün insanın önüne "cennet" biçiminde konulduğu gün. Bayramlar, ahlaki davranışın mutlaka ödüllendirileceği inancını pratize eden müstesna zamanlardır. Ama her şeyden önce bu bayramlar Allah'ın hayata müdahil oluşunun, O'ndan bağımsız bir mutluluk tasarımının muhal oluşunun, O'ndan bağımsız hiç bir dünyevi güç ve otoritenin, toplumları bu denli motive edemeyeceğinin en açık şahididir.

Ramazan'ı ilahi gündem olarak algılayanların bayramı mübarek olsun. İslam âleminin birlik ve beraberlik duygularının pekişmesine, gaflet uykusundan uyanışına; akıl, irade ve vicdanların dirilişine Hz. Allah vesile kılsın.

 

 

 

 Allah-ü Teâlâ'nın Âdemoğluna İkramı

 

 İnsan, Hz. Allah’ın kendisine şuur verdiği bir varlıktır. Mevcudatın ekseni olan Hz. Allah, mahlukatın ekseni olan insana özel bir muamele yapmıştır. Onu yeryüzünde halife olarak seçmiş ve onunla konuşmuştur. Hz. Allah’ın insana verdiği o özel yeteneği, biz Allah’ın bir ikramı olarak görüyoruz ve Kur’anda bize böyle söylüyor.(Ve lekad kerremnâ benî âdeme) Biz âdemoğluna kat kat ikram ettik. (İsra s.17/70)  Peki, Hz. Allah’ın insana kata kat ikramı nedir? 1-Hz. Allah’ın insana ilk verdiği şey fıtrattır. Yani temiz doğasıdır. Allah (c.c) bu fıtratı Kur’an-ı Kerim’de şöyle vurgular.(fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ) Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata sımsıkı tutun.(Rum s.30/30)İnsanların üzerinde yaratmış olduğu fıtrat Allah’ın fıtratıdır. Yani temiz bir fıtrat, pak bir doğa, temiz vicdandır. Eğer başka bir ikram olmasaydı insan, doğruyu yanlıştan bu temiz fıtrat ve vicdan sayesinde ayırması gerekirdi. Ama Allahü Teâlâ bununla da ikramını sınırlı tutmayıp, bunun üstünde ikinci bir ikram daha verdi.2-Hz. Allah insana duyuları ve şuuru verdi. İnsan şuurlu bir varlıktır. Duyularını şuurlu bir biçimde kullanan tek varlıktır. İnsanı diğer canlılardan ayıran şuurudur. Bir fare için peynir peynirdir. Bir insan için peynir peynir değildir sadece. Onun için fare peynirin nerde olduğuna bakmaz. Tuzağa onun için yakalanır. İnsan peyniri fare gibi görmez. Sadece peyniri değil, peynirin altındaki tuzağı da görür. İnsan o peynirin nerede ve niçin orada olduğunun sorusunu sorar. Bunu soran sadece insandır. Fare ile insanı ayıran temel özellik bu şuurdur. Şuur Allah’ın bir lütfudur insana.3-Hz. Allah insana aklı verdi. İnsan akıllı bir varlıktır. O akıl sayesinde insan, iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabilir.4-Hz. Allah’ın insana verdiği şer’i ikramıdır ki,o da vahiydir. Allah (c.c) insanla konuşmuştur. Allah’ın insana vermiş olduğu üç ikramı, insanın doğruyu bulmasına yeterlidir. Rahman ve Rahim olan Allah (c.c) insana olan şefkat ve merhametini, sevgisini bir dördüncü olarak vahiy biçiminde göstermiştir. Tabi ki bu kadar ikram edilen, hak tanınan insanın sorumluluktan azade olması düşünülemezdi. Eğer bir yerde hak varsa orada sorumlulukta olmalıydı. Onun için insan varlık içerisinde en çok sorumluluğu olan bir varlıktır. Bu sorumluluğu biz Kur’an dan anlıyoruz. Cenab-ı Hak buyuruyor ki:(Eyahsebül insanü en yütrake süden) (Kıyamet suresi:75/36) İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor. Ve yine (Elem nec’al lehü ayneyn) Biz ona bir çift göz vermedik mi? Bir çift göz diğer canlılarda da var. Bu ayetten sonra gelen ayeti gördüğünüzde, bu gözün çok farklı bir fonksiyonu olduğunu anlarsınız. (ve lisanen veşefeteyni) Bir dil ve bir çift konuşmak için dudak vermedik mi? (ve hedey nahün necdeyni) ve bunlarla donattıktan sonra insanı, iki yolun ağzına getirip bırakmadıkmı? Yani iki yöne doğru yönelttik. çatal bir yol.(Felaktehamel akabete)Ama sarp yokuşa göğüs geremedi.(Beled süresi 90/8.9.10.11) Yani insan yükü yüklenmedi. Buradaki yük hakikati taşıma sorumluluğu. Buradaki yük, gözün, dilin ve dudakların işaret ettiği bilinç, akıl ve idrak sorumluluğudur. çünkü göz mecazi olarak nazara, araştırmaya delalet eder. Ya gözlemle bilirsiniz bir şeyi, onun için gözlemin merkezi gözdür. Ya işitmeyle bilirsiniz bir şeyi, işitmenin merkezi kulaktır. Ya da sezgi ile bilirsiniz bir şeyi, sezginin merkezi ise kalptir. İşte Kur’an-ı Kerim verilen bu ikramları bize hatırlatarak bizim sorumluluğumuzun ne kadar büyük olduğunu bize bildirmektedir.

Her ikram bir teşekkürü gerektirir. Büyük ikram büyük teşekkürü ister. Allahu Teâlâ’nın kullarına yol göstermesi demek olan vahiy, kulların ona teşekkürü, gösterilen yolda yürümektir. Bunun içinde vahyi anlamak şarttır. Anlamanın olmazsa olmazı tefekkürdür. Tefekkür ise Hz. Allah’a teşekkürdür.

 

 

 

 

 

‘’Şevval Ayı ve Altı Gün Oruçları’’

Ramazan-ı Şerif'ten sonraki şevval ayında oruç tutmak öteden beri sevimli bir adet olarak gelmiştir. Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. Şevval ayı içinde olması yeterlidir. Ama Ramazan Bayramı’nın ilk gününden sonra peş peşe tutulması müstehap’tır.(1) Bir ay boyunca oruca alışmış olan Müslümanlar, şevval ayında da altı gün oruç tutmaya büyük bir ilgi göstermiş, hatta teravih gibi sıcak bir ilgiyle şevval ayı orucunu sürdüre gelmişlerdir. Elbette bu sıcak ilgi sebepsiz değildir. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), şevval ayı orucunun bir sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olacağını duyurmuş, bu yüzden de bir ay Ramazan orucu tutanlar, şevvalde altı gün oruç tutmakla bütün seneyi oruçlu geçirmiş olma sevabını kaçırmak istememişlerdir. Ashabı kiramdan Ebu Eyyubi Ensari (r.a)’den "Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki şevval ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!"(2) Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra şevvalde de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap almaktadır. İslam Âlimleri, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar: Ramazan ayı boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa tamamı üç yüz eder. Şevval ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene. Dolayısıyla hadisi şerifin işaret ettiği sırra nail olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi manevi kazanç elde edebilir. Aslında bu gibi manevi konularda esas olan, o işi ihlâsla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bazen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği ihlâs yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nafile oruç sevabını alabilir. İhlâs ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir. Bu bir niyet ve yorum meselesidir. Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.

 -Biri düşünmüş ki: Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu halis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.

 -Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş: Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun. İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş. Her ikisinde de niyet halis, yorum makul... Biz de ihlâslı olarak altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatalarımızı affedebilir. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O' na da şamil kılamaz.

"Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki şevval ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!''

"Ramazan ayının orucundan sonra Şevval ayının ilk altı gününde oruç tutan kimse, anasından doğduğu günkü gibi bütün (küçük) günahlarından arınır."

Selam ve dua ile…

 

1-B. Şafi İlmihali (M. Keskin shf.244) Şirbini,Mugni’l-Muhtac,2/184

2- Riyazüs-Salihin, C.2,S.510,2.- Müslim ,sıyam,204

 


FİKRİ ÇINAR
İMAM-HATİP

 


Yorumlar - Yorum Yaz
ZİYARETÇİ BİLGİLERİ
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam2
Toplam Ziyaret77717
SEÇME YAZILAR