• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

GÖNÜLDEN KALBE

İnternet Sitemize Hoş Geldiniz

ANNE VE BABA

ANNE VE BABA:

RABBİN HOŞNUTLUĞUNA AÇILAN KAPI


          Uzun bir yolculuğun ardından Peygamberini görmeye Medine’ye gelmişti. Dile kolay Yemen’den geliyordu. Hz. Peygamber’in bir saldırıyı ortadan kaldırmak için katılmak zorunda olduğu bir savaş öncesiydi. Onun Allah’ın son elçisi olduğuna inandığını söyleyecek, imanını biat ile perçinleyecekti. Dahası İslâm ile coşan ruhuna cihadı tattıracak, canını dini uğruna feda etme arzusu ile Peygamber’in ordusunda saf tutacaktı.

Ailesini bırakmıştı gerilerde. Buruk bir veda ile gözyaşı döken, desteğine muhtaç anne ve babasını… Belki de kalbindeki ateşi bildiklerinden, bu gidişin dönüşü olmayacağını hissedip gönül koymuşlardı.

Şimdi Peygamberinin karşısındaydı işte. Niyetini anlatırken söylemeden edemedi: “Anne babamı ardımdan ağlar bırakıp sana geldim yâ Resûlallah!” Dini için elinden geleni yapmaya nasıl da azmettiğini göstermek ister gibiydi. Oysa Peygamberimizin cevabı zihnindekileri alt üst etmeye yetmişti: “Onların yanına geri dön ve ikisini de nasıl ağlattıysan öylece güldür!” (D2528 Ebû Dâvûd, Cihâd, 31; N4168 Nesâî, Biat, 10; İM2782 İbn Mâce, Cihâd, 12; MT2 Ali el-Kârî, Mirkâtü’l-mefâtîh, XI, 462)

“Geri dön ve anne babandan izin iste. Eğer izinleri olursa savaşa katıl, yoksa onlara iyilikte bulun.” (D2530 Ebû Dâvûd, Cihâd, 31) buyurmuştu.

Allah Resûlü, kendisine en faziletli amelin ne olduğunu sorduklarında, belki de aynı düşünce ile anne babaya iyilikte bulunmayı ve Allah yolunda cihat etmeyi peş peşe sıralamıştı. Peygamber Efendimize (sav), “Amellerin en üstünü hangisidir?” diye sorulunca Efendimiz şöyle cevap verdiler:  أَىُّ الأَعْمَالِ أَفْضَلُ قَالَ الصَّلاَةُ لِوَقْتِهَا ، وَبِرُّ الْوَالِدَيْنِ ، ثُمَّ الْجِهَادُ فِى سَبِيلِ اللَّهِ “Vaktinde kılınan namaz ve anne babaya iyilik etmektir. Sonra da Allah yolunda cihat etmek gelir. (B7534 Buhârî, Tevhîd, 48; M254 Müslim, Îmân, 139) Demek ki, ebeveyn ile ilişkilerin Rabbin rızasına uzanan bir boyutu vardı.

Anne Baba ile İlişkinin Mahiyeti

Rabbimiz, insanoğlunu sınamak için bir süreliğine dünya hayatını var etmiş (Mülk, 67/2) ve anne babayı bu hayata gelişimize vesile olarak seçmiştir.

Tazecik bir can, imtihan dünyasına adımını attığı andan itibaren, Allah ona sayısız nimet bahşeder ve bunu yine anne babasının aracılığı ile sunar. Yeme, içme ve barınma gibi maddî ihtiyaçlarını onların yardımıyla karşılar. Sadece bedenini değil, ruhunu da onların kurduğu yuvada biçimlendirir. Sevilme, değer görme ve sahiplenilme gibi duygusal açlıklarını onlarla doyurur. Ebeveyn ve evlât arasında böylesine derin bir bağ kurarken taraflara birbirlerini seçme fırsatı tanımaz.

Daha anne karnında iken bir bağ ile bebeği yakalayan bu birliktelik, kordon kesildiği hâlde ömür boyu devam ettiği gibi, ölümden sonraya, (M4223 Müslim, Vasiyyet, 14; D5142 Ebû Dâvûd, Edeb, 119) hatta âhiret yurduna dek uzar. (Ra’d, 13/23) Soluk alıp verdiği sürece ebeveyni ile acısıyla tatlısıyla bir hayatı paylaşan insan, ölümlerinin ardından onları hatıralarda yaşatmaya çalışır. Bilir ki, tekrar karşılaşacakları hesap gününe dek geçici bir ayrılıktır başlayan.

Kimi insan kendini evlâtları ile anlamlandırır. Her şeyini çocuklarına adarken neredeyse kendi varlığını unutur. Malıyla birlikte oğullarını anlatırken göğsü gururla kabarır. (Meryem, 19/77; Hadîd, 57/20; Kalem, 68/14) Gücünün bir parçası, heybetinin göstergesi sayar onları.

Öte yandan kimi insan da anne babası ile kendi varlığına değer biçer. Kendini tanıtırken onların adını anmadan edemez. Onların yoluna sıkı sıkıya bağlanmanın ve sırtını sağlama dayamanın rahatlığıyla hayata meydan okur. (Mâide, 5/104; Lokman, 31/21) Soyu ile gururlanmayı öylesine ileri götürür ki, حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ mezarlardaki atalarının sayısını hesaplamaya başlar.  (Tekâsür, 102/1-2) Peygamberimizin, “Ameli kendisini geri bırakan kimseyi, nesebi (soyu sopu) ileriye götüremez.” (M6853 Müslim, Zikir, dua, tevbe ve istiğfar, 38; D3643 Ebû Dâvûd, İlim, 1) cümlesindeki gerçek ile yüzleşmek istemez. Oysa insanoğlu, evlâdına bel bağlarken de ebeveynine yaslanırken de يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ وَاخْشَوْا يَوْمًا لَا يَجْز۪ي وَالِدٌ عَنْ وَلَدِه۪ۘ وَلَا مَوْلُودٌ هُوَ جَازٍ عَنْ وَالِدِه۪ شَيْـًٔا “hiçbir babanın çocuğuna, hiçbir çocuğun da babasına fayda sağlayamayacağı bir günün” يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَۙ  (Lokman, 31/33; Şuarâ, 26/88)  geleceğini unutmuş gibidir.

Bu çerçevede, رِضَا الرَّبِّ فِى رِضَا الْوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ فِى سَخَطِ الْوَالِدِ “Rabbin hoşnutluğu anne babanın hoşnutluğuna bağlıdır. Rabbin öfkesi ise, anne babanın öfkesine bağlıdır.” (T1899 Tirmizî, Birr ve sıla, 3; BŞ7830 Beyhakî, Şuâbü’l-îmân, VI, 177) hadisi, üzerinde iyice düşünülmesi gereken bir hadistir. Çocuklar ve anne babaları arasındaki ilişki Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için bir vesile kabul edilirken, insanın dünyevî arzuları çerçevesinde bunu bir maddî ilişkiler ağına dönüştürmesi şaşırtıcıdır. İnsan, sevdikleriyle kurduğu ilişkinin Rabbine olan ilgisini köreltmemesi yolunda, يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُلْهِكُمْ اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ

Ey iman edenler! Mallarınız ve evlâtlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.” (Münâfikûn, 63/9) şeklinde ilâhî bir ikaz alır.

Aslında anne baba ile çocuğun birlikteliği değerli olduğu kadar zorlu bir sınavdır. (Enfâl, 8/28; Teğâbün, 64/15) Böylesine yakın bir ilişkide, kendi hakkına sahip çıkmak kadar karşı tarafın da haklarını gözeterek doğru adımlarla ilerlemenin ne denli özveri istediği düşünüldüğünde, imtihanın boyutları daha rahat anlaşılacaktır. Nitekim bazen huzur ve anlayışın hâkim olduğu beraberlik, uyum içinde sürer. El ele hayata tutunmaya çalışırken tecrübeler aktarılır, dertler paylaşılır, başarılar kutlanır, sıkıntılar göğüslenir, sevgiler büyütülür… Bazen de aradaki muhabbet ve merhamet bağları olmasa dayanılması imkânsız bir sabır denemesi hâline gelir. Kapılar çarpılır, sesler yükselir, kalpler incinir, dargınlıklar yaşanır… Ama her şeye rağmen bilinir ki, et tırnaktan ayrılmaz!

Ve yaşamın son perdesinde ebeveynin yetkili ve dirayetli günleri sona ermiş, çocuk için ilişkinin ağırlığını yüklenme zamanı gelmiştir. Bir bakıma ektiklerini biçmeye başlayan anne baba her zamankinden çok şefkat ve anlayış beklerken, evlâda düşen, günbegün hassaslaşan bu iki kalbe en nazik şekilde davranmak ve böylece Peygamber bedduası almamaktır: رَغِمَ أَنْفُ ثُمَّ رَغِمَ أَنْفُ ثُمَّ رَغِمَ أَنْفُ » . قِيلَ مَنْ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ « مَنْ أَدْرَكَ أَبَوَيْهِ عِنْدَ الْكِبَرِ أَحَدَهُمَا أَوْ كِلَيْهِمَا فَلَمْ يَدْخُلِ الْجَنَّةَ  “Anne babasından birisinin ya da her ikisinin ihtiyarlığında yanlarında bulunup da, cennete girmeyi başaramayanın burnu yere sürtülsün!” (M6510 Müslim, Birr ve sıla, 9; T3545 Tirmizî, Deavât, 100)

İnsanoğlunun kendisine yapılan iyilikleri ve gösterilen özveriyi kısa sürede unutmaya meyilli nankör yapısından olsa gerek, (İbrahim, 14/34; Şûrâ, 42/48) Rabbimiz anne babadan ziyade çocuğa vazifesini hatırlatmaktadır. Böylece aslında ebeveynin kendilerine bahşedilen evlâda karşı sorumluluklarını lâyıkıyla yerine getirecekleri peşinen kabul edilmiş olmaktadır.

Anne Babaya Saygısızlığın Yasaklanması

Allah Teâlâ, anne baba söz konusu olunca ‘isyan’dan asla hoşlanmaz. Âlemlerin Rabbi, ثَلاَثَةٌ لاَ يَنْظُرُ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ الْعَاقُّ لِوَالِدَيْهِ وَالْمَرْأَةُ الْمُتَرَجِّلَةُ وَالدَّيُّوثُ  kıyamet gününde ebeveynine başkaldıranın yüzüne bakmayacak, (N2563 Nesâî, Zekât, 69)  

وَثَلاَثَةٌ لاَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ الْعَاقُّ لِوَالِدَيْهِ وَالْمُدْمِنُ عَلَى الْخَمْرِ وَالْمَنَّانُ بِمَا أَعْطَى onu cennetine almayacaktır. (N5675 Nesâî, Eşribe, 46; DM2125 Dârimî, Eşribe, 5) Peygamberimizin ebeveyne karşı isyankâr olmamayı öğütleyen cümleleri de aynı kesin ve keskin üslubu taşır. O’nun, أَلاَ أُنَبِّئُكُمْ بِأَكْبَرِ الْكَبَائِرِ قُلْنَا بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ  “Büyük günahların en büyüğünü size söyleyeyim mi?” buyurduktan sonra, قَالَ الإِشْرَاكُ بِاللَّهِ ، وَعُقُوقُ الْوَالِدَيْنِ “Allah’a ortak koşma”nın hemen ardından “anne babaya isyan”ı sayması gayet düşündürücüdür. (B5976 Buhârî, Edeb, 6; T2301 Tirmizî, Şehâdet, 2) Bütün bu uyarılarda geçen “ukûku’l-vâlideyn” tabiri, kabalık ve hürmetsizlik etmek, inciterek sözünü hiçe saymak ve asi bir tavırla kalbini kırmak anlamlarına gelmektedir. Elbette ebeveynin bakımlarıyla ilgilenmemek, ihtiyaçlarına sahip çıkmamak, onları yalnızlıklarına terk etmek ve arayıp sormamak da bu ifadenin kapsamına dâhildir.

İhsanın, karşılık beklemeden en iyi şekilde yardım etme, iyi davranma ve ikramda bulunma anlamlarına geldiği düşünüldüğünde, evlâttan beklenenin “iyilik” olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla ilişki, sorgusuz sualsiz otoriteye teslim olmak yerine, hatır saymak, gönül vermek ve güven duymak gibi temellere oturmalıdır.

İhtiyarladıklarında anne babaya فَلَا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا “Öf!” bile denilmemesini isteyen âyetin, (İsrâ, 17/23) yanında ebeveyninin kötü isteklerine ve yanlış yönlendirmelerine itaat etmemesini emreden de bizzat Allah Teâlâ’dır: وَإِنْ جَاهَدَاكَ عَلَى أَنْ تُشْرِكَ بِي مَا لَيْسَ لَكَ بِهِ عِلْمٌ فَلَا تُطِعْهُمَا وَصَاحِبْهُمَا فِي الدُّنْيَا مَعْرُوفًا وَاتَّبِعْ سَبِيلَ مَنْ أَنَابَ إِلَيَّ ثُمَّ إِلَيَّ مَرْجِعُكُمْ فَأُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ “Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme!” (Ankebût, 29/8; Lokman, 31/15)

O hâlde kendisinin küs olduğu bir akrabayla iletişimini kesmesi için evlâdına baskı yapan ve “sütünü helâl etmeyen” bir anne ya da ticaretinde onun öngördüğü şekilde hileli işlere karışmadığı ve sözünden çıktığı için evlâdına “hakkını haram eden” bir babaya itaat söz konusu olamaz. Her iki taraf için de Allah’a itaat asıldır ve ilişki Allah’ı hoşnut etmekte düğümlenmektedir. Allah’ın insana tanıdığı özgür seçim hakkını çocuğunun elinden almaya kalkmak, hatta işi “evlâtlıktan reddetmeye” kadar vardırmak ise, ebeveynliğe yakışmaz.

Bir evlât, gerektiğinde anne babasının aleyhinde bile olsa Allah için şahitlik edecek kadar dürüst olmak zorundadır. يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاءَ لِلَّهِ وَلَوْ عَلَى أَنْفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْأَقْرَبِينَ (Nisâ, 4/135) Ancak onlara lânet etmenin ve sövmenin Allah’ın lânetini çektiğini unutmamalı, (M5124 Müslim, Edâhî, 43; HM1875 İbn Hanbel, I/217) hatta bir başkasının anne babasına lânet okuyarak kendi ebeveynine dil uzatılmasına sebep olmamalıdır. (D5141 Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; T1902 Tirmizî, Birr ve sıla, 4)

Her ne kadar insanın, çocuğu ya da anne babasıyla güzel geçinmesi isteniyorsa da, bazen bunu gerçekleştirmesi neredeyse imkânsız hâle gelir. Nitekim taraflardan birisinin, hassasiyet göstermek bir yana, kendisi ile aynı inanç ve ideali paylaşmadığından dolayı karşı tarafa alenen düşmanlık yaptığı çok örnek vardır. Kimi zaman evlâdın husumeti (Teğâbün, 64/14) ilişkiyi zedelerken, kimi zaman da anne babanın kini (Meryem, 19/46; T3189 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 29) birlikteliği sona erdirir. Nihayetinde insan, “Babalarınız ve oğullarınızdan, hangisinin size daha faydalı olduğunu bilemezsiniz.” (Nisâ, 4/11) cümlesinin de muhatabıdır.

Böyle bir durumda ebeveyni ya da evlâdı bir çırpıda silmeyi imkânsız kılan kan bağı bile, zamanla anlamını kaybedebilir. Kişi, Rabbinin bu ilişkiye değer verip yaşatma yolundaki emrine uyarak gayret etse de bir süre sonra ikinci bir emre boyun eğecektir: “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe, 9/23; Mücâdele, 58/22) Sonuçta iman çağrısına cevap vermediği gibi ötekinin var olma hakkına da müdahale eden taraf ile tüm bağlarını koparmak zorunda kalacaktır. Hatta “Cehennem ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra, yakın akraba olsalar bile, Allah’a ortak koşanların bağışlanmasını dilemek artık ne Peygamber’e yaraşır ne de iman edenlere!” (Tevbe, 9/113) âyeti gereği, affedilmesi için ardından dua bile edemeyecektir. (T3101 Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 9; HM771 İbn Hanbel, I, 99)

  Dolayısıyla, “büyüktürler, bilirler” diyerek kenara çekilmeksizin, anne ve babaya iyiliği tavsiye edip, onları kötülükten alıkoymaya çalışmak her hâlükârda evlâdın vazifesidir. Arada bulunan yaş ve statü farkı, bu görevi samimi ve nazik bir şekilde yerine getirmeye engel değildir. Bu konuda bıkmadan ve kabalaşmadan babasını doğruya çağıran (En’âm, 6/74; Enbiyâ, 21/52) ama onun oldukça ağır tavırları sonucunda uzaklaşmak zorunda kalan (Tevbe, 9/114) “Babamız İbrahim” (Hac, 22/78) en güzel örnektir.

Aslında insan her konuda olduğu gibi kendi anne babasına karşı gösterdiği tavırla da çocuklarına örnek olmaktadır. Bir bakıma ileride kendisine nasıl davranacaklarını onlara öğretmekte, geleceğine yatırım yapmaktadır. Elbette, “İyiliğin karşılığı olsa olsa iyiliktir.” (Rahmân, 55/60) Enes b. Mâlik’ten (ra) rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Bir genç bir ihtiyara yaşlı olmasından dolayı ikramda bulunursa, Allah, yaşlandığı zaman kendisine ikramda bulunacak bir kimseyi kendisine hazırlar.” (T2022 Tirmizî, Birr ve sıla, 75) Ama böyle bir ‘etme-bulma’ gerçeği, kötülük söz konusu olduğunda geçerli değildir. Yani evlât, vaktiyle kendisine kötü davrandıkları için anne babasına bu hatayı ödetme ve ihsan görevini yok sayma hakkına sahip değildir. Bu noktada, “Tavrımızı diğer insanlara göre ayarlarız: Herkes iyilik ettiği sürece, biz de iyilik yaparız. Ama başkaları eziyet edince, biz de buna eziyetle karşılık veririz.’ diyenler gibi olmayın!” (T2007 Tirmizî, Birr ve sıla, 63) emri çok mânidardır. Aksine bencillik bir tarafa bırakılarak, Rabbimizin tavsiyesine kulak verilmelidir: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel yolla sav! İşte o zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost hâline gelir.” (Fussilet, 41/34; Ra’d, 13/22; Mü’minûn, 23/96) O hâlde evlât iken bir gün anne baba olacağını unutmamalıdır insan. Tıpkı anne baba iken bir zamanlar genç olduğunu unutmaması gerektiği gibi!

Anne Babaya İyiliğin Anlamı

Rabbimiz bize de anne babaya iyilik ve ihsanda bulunmayı ısrarla emreder. Bunu, وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَانًاۜ “sadece kendisine kulluk etme” buyruğu ile birlikte zikretmesi ise (Nisâ, 4/36; En’âm, 6/151; İsrâ, 17/23) son derece etkileyicidir. Çünkü Yüce Yaratıcı’nın yoktan var etme, nimet verme, esirgeyip koruma ve merhamet gösterme gibi vasıflarının ilk günden itibaren insan üzerinde tecellisi anne baba eliyle gerçekleşir. Ve böyle bir aracılığı üstlenmiş olmaları bile, tevhide inanmış gönüllerin, velinimetleri olan ebeveynlerine güzel davranmaları için yeterlidir.

Peygamberimiz, evlât uğruna harcanan emeği anlatırken, “Hiçbir evlât ana babasının hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olarak bulup satın alır ve azat ederse belki!” (M3799 Müslim, Itk, 25; T1906 Tirmizî, Birr ve sıla, 8) buyurmaktadır.

Bu noktada ebeveynine karşı iyi davranması emredilen insana, aklının ermediği zamanların hatırlatılması gayet dikkat çekicidir. حَمَلَتْهُ أُمُّهُ وَهْنًا عَلَى وَهْنٍ Annesi onu ne zahmetle taşımış, dünyaya getirmiş ve beslemiştir! (Lokman, 31/14; Ahkâf, 46/15) Bir yaşlının da çocuk gibi bakıma ve şefkate muhtaç olduğu göz önüne alınırsa, şimdi أَنِ اشْكُرْ لِي وَلِوَالِدَيْكَ “Bana ve anne babana şükret!” (Lokman, 31/14) buyruğunun muhatabı olarak vefa borcunu ödemenin tam zamanıdır.

Evet, insanı ilk sarmalayan kucak, cennet bucağıdır. Annenin sütüyle beslenip terbiyesiyle büyüyen insan, ömrü boyunca onun desteğini yanı başında hissetmek ister. Adı fedakârlık ve sevgi ile özdeşleşen bir anne ise, Sevgili Peygamberimizin ifadesiyle kendisine iyilik yapılmasını en çok hak eden kişi”dir. (B5971 Buhârî, Edeb, 2; M6500 Müslim, Birr ve sıla, 1) Allah Resûlü, farklı bir dine mensup olsa bile çocuğu ile güzel bir ilişki sürdürmek isteyen anneye engel olunmaması, hatta evlâdın ona izzet ve ikramda kusur etmemesi gerektiğini belirtir. (B5978 Buhârî, Edeb, 7; M2325 Müslim Zekât, 50) İyiyi ve doğruyu öğütleyen bir annenin karşısına dikilip isyankâr bir tavır ile saygısızlık etmeyi kesinlikle yasaklarken, وَكَانَ يَنْهَى عَنْ قِيلَ وَقَالَ وَكَثْرَةِ السُّؤَالِ ، وَإِضَاعَةِ الْمَالِ ، وَمَنْعٍ وَهَاتِ ، وَعُقُوقِ الأُمَّهَاتِ ، وَوَأْدِ الْبَنَاتِ (B6473 Buhârî, Rikâk, 22; B7292 Buhârî, İ’tisâm, 3) cennetin anneye bir adımlık mesafede olduğunu hatırlatır. (N3106 Nesâî, Cihâd, 6)

Diğer taraftan bir çocuk için baba, hayatın sıkıntılarıyla baş edebilme yolunda en yakın örnek ve dayanaktır. O, sadaka ecriyle evine rızık taşımasıyla da, (B55 Buhârî, Îmân, 41; M2322 Müslim, Zekât, 48) her türlü olumsuz etkiye karşı ailesine siper olmasıyla da (D4772 Ebû Dâvûd, Sünnet, 28-29; N4099 Nesâî, Muhârebe, 23) Peygamberimizin övgüsüne mazhar olmuştur. Babalık, sadece evlâdının sırtını giydirip karnını doyurmak değildir elbet.

Evlâdın, Allah yanında duası reddedilmeyen ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ مُسْتَجَابَاتٌ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ دَعْوَةُ الْوَالِدِ وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ وَدَعْوَةُ الْمَظْلُومِ  (D1536 Ebû Dâvûd, Tefrîu ebvâbi’l-vitr, 29; T3448 Tirmizî, Deavât, 47) böyle bir babaya sırtını dönüp terk etme hakkına asla sahip değildir. (B6768 Buhârî, Ferâiz, 29)

Ebeveynin evlâdın yaşına ve durumuna göre değişen sorumlulukları hayat boyu devam eder, ancak yaşlandıklarında anne babaya bakım ve ilgi gösterme rolü evlâda intikal etmiştir. Bu sebepledir ki, Allah Teâlâ, وَقَضَى رَبُّكَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا إِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ أَحَدُهُمَا أَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَا أُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلًا كَرِيمًا

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babaya iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Eğer onlardan biri ya da her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara ‘Öf!’ bile deme, onları azarlama, onlara saygılı güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kol kanat ger ve ‘Rabbim! Onların beni küçükken sevgi ve şefkatle büyüttükleri gibi, Sen de onlara merhamet eyle.’ diyerek dua et.” (İsrâ, 17/23-24) buyurmaktadır. O hâlde, kendi hayat telaşından anne babasını ihmal etme ya da onlara karşı yeterince hoşgörülü olamama ihtimali bulunan evlâttan asıl beklenen, iyilik yapmasıdır. Bu iyiliğin gün gelip hiç ummadığı bir anda Rabbinin minnet ve yardımını davet etmesi ise hiç şaşırtıcı değildir.

Allah Resûlü mağaradaki üç gencin hikâyesini ashâbına anlatmış, anne babaya yapılan iyiliğin, mağaranın ağzını tıkayan kayayı bile nasıl parçalamaya muktedir olduğunu öğretmiştir ashâbına: Üç kişi yürürlerken, yolda yağmura tutuldular. Dağda bir mağaraya sığındılar. Fakat dağdan kopan bir kaya, mağaranın ağzına yuvarlanıp onları içeride sıkıştırdı. Bunun üzerine onlardan biri diğerlerine, “Bakın bakalım sırf Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığınız amelleriniz var mı? Onları anmak suretiyle Allah’a dua edelim. Belki bu sayede Allah mağaranın kapısını açar.” dedi.

Bu teklif üzerine onlardan biri anlatmaya başladı: “Allah’ım! Benim ihtiyar bir ana babam vardı ve çocuklarım küçüktü. Ben sürü otlatarak onları geçindirirdim. Akşamleyin otlaktan dönüp eve geldiğim zaman süt sağar, çocuklarımdan önce ana babama süt içirirdim. Bir gün uzakta bir otlağa gitmiştim. Akşam oluncaya kadar sürüyü getirememiştim. Geç vakit geldiğimde onları uyumuş hâlde bulmuştum. Her zamanki gibi sütleri sağdım ve kabıyla getirip başuçlarında dikildim. Onları uykularından uyandırmaya kıyamıyordum. Onlardan önce çocuklarıma süt içirmeyi de uygun görmedim. Çocuklar ise ayaklarımın dibinde açlıktan sızlanıyorlardı. Onlar uyurken, gün ağarana kadar bütün geceyi böyle dikilmekle geçirdim. Şüphesiz Allah’ım! Sen bilmektesin ki, ben bunu sırf senin rızanı kazanmak için yapmıştım. Bundan ötürü bizim için mağaranın ağzında bir gedik aç da, oradan gün ışığını görelim!”

Allah onlara gün ışığını görecekleri kadar bir gedik açtı. İkinci kişi samimi şekilde yaptığı iyiliği anlatır anlatmaz gedik büyüdü, mağaranın içi ışıkla doldu. Sonuncu kişi yaptığı iyiliği anlatmayı bitirir bitirmez mağaranın ağzı tamamen açılmış oldu. (B2215 Buhârî, Büyû’, 98; M6949 Müslim, Rikâk, 100)

Allah, bir peygamberini överken bile ebeveyni ile güzel geçinmesine dikkat çekerek, وَبَرًّا بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُنْ جَبَّارًا عَصِيًّا ﴿14﴾ وَبَرًّا بِوَالِدَت۪يۘ وَلَمْ يَجْعَلْن۪ي جَبَّارًا شَقِيًّا ﴿32﴾  “O (Yahya), Allah’tan sakınan, anne babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.” buyurur. (Meryem, 19/14, 32)

Evlâttan iyilik beklerken de çeşit sınırlaması getirmez. Her türlü iyiliğin kendisi yanında makbul olduğunu belirtircesine, hem “Öf!” dememe ve azarlamadan güzel konuşma gibi sözlü iyilikleri, (İsrâ, 17/23-24) hem de kollayıp gözetme ve maddî destekte bulunma (Bakara, 2/180; Nisâ, 4/36) gibi fiilî iyilikleri zikreder.

Dahası, anne baba için yapılabilecekler hayatta oldukları süreyle sınırlı değildir. Ebeveynine ihsanda bulunmaya azmetmiş bir evlât, onların ardından adlarına sadaka verebilir, (M4220 Müslim, Vasiyyet, 12) adaklarını yerine getirebilir, (B2761 Buhârî, Vesâyâ, 19) dua edip bağışlanmalarını dileyebilir, (D5142 Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; İM3664 İbn Mâce, Edeb, 2) hatta hac veya umre yapabilir. (D1810 Ebû Dâvûd, Menâsik, 25; T930 Tirmizî, Hac, 87) Böylelikle anne babası, hayırlı bir evlâda sahip olmaları sayesinde öldükten sonra da amel defterleri kapanmayan kimselerin arasına girebilecektir. Allah Resûlü, إِذَا مَاتَ الإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلاَّ مِنْ ثَلاَثَةٍ إِلاَّ مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أَوْ عِلْمٍ يُنْتَفَعُ بِهِ أَوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ  “İnsan öldüğü zaman ameli sona erer. Üç şey (bundan) müstesnadır: Sadaka-i cariye (faydası kesintisiz devam eden sadaka), kendisinden faydalanılan bilgi, ona dua eden salih evlât.” (M4223 Müslim, Vasiyyet, 14; D2880 Ebû Dâvûd, Vesâyâ, 14) diye müjde vermektedir.

Babasının hatırasını yaşatan vefakâr bir evlât olmayı isteyenlere Hz. Ömer’in oğlu Abdullah güzel bir örnektir. O, Mekke yolunda karşılaştığı bir bedeviyi selâmladıktan sonra kendi bineğine bindirmiş ve başındaki sarığı çıkararak hediye etmiştir. Yanındakiler bu hürmetkâr tavra şaşırıp, aslında bir bedevinin daha az iltifatla da mutlu olabileceğini söyleyince, “Bu adamın babası, babamın yakın dostuydu.” demiştir. Elbette Abdullah’ın böyle davranmasına sebep olan Sevgili Peygamberimizin şu sözüdür: “İyiliklerin en iyisi, evlâdın baba dostlarını ziyaret etmesidir.” (M6513 Müslim, Birr ve sıla, 11; D5143 Ebû Dâvûd, Edeb, 119-120; T1903 Tirmizî, Birr ve sıla, 5)

Anne baba ve evlâdın ilişkilerini koşulsuz sevgi üzerine bina ettikleri, hak ve sorumluluklarının bilincinde oldukları ve birbirlerini yıpratmamak için gayret gösterdikleri bir tabloda hiç kuşkusuz iyilik üretmek çok daha kolay olacaktır. Ancak Rabbimizin de arzuladığı böyle bir bağı kurmak her zaman mümkün olmayabilir. İşte bu noktada her iki taraf için de sınırlarını bilme ve haddi aşarak saygısızlık etmeme mecburiyeti doğmaktadır.

Unutulmamalıdır ki Peygamber Efendimiz, الْوَالِدُ أَوْسَطُ أَبْوَابِ الْجَنَّةِ فَإِنْ شِئْتَ فَأَضِعْ ذَلِكَ الْبَابَ أَوِ احْفَظْهُ “Baba, kişinin cennete girmesine vesile olacak ana kapılardan birisidir. Bu kapıdan girme fırsatını kaybetmek ya da değerlendirmek artık senin arzuna kalmış.” (T1900 Tirmizî, Birr ve sıla, 3; İM2089 İbn Mâce, Talâk, 36) buyurmuştur.

"Küçüklerine merhamet etmeyen, büyüklerine de saygı göstermeyen bizden değildir."

Hiç kuşkusuz iyiliğin kemale ermesi için bir taraftan çabalarken bir taraftan da dua etmelidir: رَبَّنَا اغْفِرْ ل۪ي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ۟  “Rabbimiz! Hesap görülecek günde, beni, ana babamı ve inananları bağışla.” (İbrahim, 14/41)



İSA ONAY


Yorumlar - Yorum Yaz
ZİYARETÇİ BİLGİLERİ
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam28
Toplam Ziyaret77798
SEÇME YAZILAR