• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

GÖNÜLDEN KALBE

İnternet Sitemize Hoş Geldiniz

BİD’AT VE HURAFE

BİD’AT VE HURAFE


Ne çaputtan, ne çuldan. Yardım yalnız Allah’tan….
“Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)
İnsan toplum içerisinde var olan ve toplumsal hayat yaşayan bir varlıktır. Toplu halde yaşamın gerektirdiği bazı hak ve yükümlülükler vardır. Bu toplumsal hayatın kaçınılmaz bir sonucudur. Bu sonuç beraberinde insanda sorumluluk duygusunu geliştirir. İnsan yaşadığı topluma, devlete, ailesine ve kendine karşı sorumlu olduğu gibi yaratıcısına karşıda sorumluluk taşır.
Bilgisizlik, yalnızlık, çaresizlik, zorda kalmışlık, korku, üzüntü, hastalık, sıkıntı ve felaketler isteyerek veya istemeyerek toplumda bazı olumsuzlukların oluşmasına sebep olmuştur. Bu olumsuzlukların çözümü ilahi kaynaklı bilgiden yararlanmak suretiyle çözüme kavuşturulabilir.
İlahi kaynaklara dayanmayan iman, amel ve fiiller kişiyi yaratanına karşı sorumluluktan alıkoymaz. Kişinin rabbine karşı sorumluluğu iman etmekle başlar ve Salih amellerle devam eder. Ancak toplumsal bozulmalar, bilgisizliğin artması, dinden uzak hayatların yaşanması bir takım bid’at ve hurafelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.
İslamiyet geldiği ilk anlardan itibaren toplumu şirk, hurafe ve batıl inanç ve anlayıştan temizlemeyi hedef almış, aklı selimi ve doğru-sahih bilgiyi esas almıştır. Burada biz bid’at ve hurafelerin neler olduğuna, sebeplerine, toplumumuzda yaygın olarak yaşayan hurafelere kuran ve hadis kaynaklı dikkat çekmeye çalışacağız.
Modern hayat, çağdaş insanın manevi ihtiyaçlarını doyuramamıştır. Daha doğrusu insanları mutlu edememiştir. Manevi açlık içinde kıvranan günümüzün mutsuz ve yabancılaşmış insanı tekrar kutsalın peşine düşmüş, ve Günümüzde İslâm dini ile bağdaşmayan, akla ve mantığa uymayan; pek çok hurafe varlığını devam ettiriyor.
İlâhi dini kabul edenlerle, etmeyenler arasındaki kavga, tarih boyunca sürüp gelmiştir. Her devir ve toplumda, yanlışa ve batıla sapanlar daima olagelmiştir. Modern görüşlü olsa bile, bugün birçok kimsenin, ceketinin cebinde, elbisesinde bir “muska” veya “mavi boncuk” inandığı bir “uğur”u vardır.
فَمَاذَا بَعْدَ الْحَقِّ إِلاَّ الضَّلاَلُ
“Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne var ki?” (Yûnus 32) Bu âyet-i kerîme, hak ile dalâlet arasında bir bağ olmadığını ortaya koymaktadır. Haktan ayrılan mutlaka dalâlete düşer, sapıklık batağına saplanır. Allah’dan başka rab arayan, bâtıl yollara dalar, uydurma ilahlara inanır, tevhid akidesinden ayrılarak şirke sapar.
مَّا فَرَّطْنَا فِي الكِتَابِ مِن شَيْءٍ
“Biz kitabda hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’âm 38) Kur’an’da insanlığın ihtiyacı olan delil ve tekliflerden hiçbiri ihmal edilmemiş; hepsi ya kısaca veya tafsilâtlı olarak bildirilmiştir. Her şeyin bilgisi, delâleti veya işareti Kur’an’da mevcuttur.
فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ
“Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.” (Nisâ 59 )
Allah ve Resûlü’nün ölçülerine, Kur’an ve Sünnet’in hakikatlerine uymayan çözümler, insanı ve toplumu çözümsüzlüğe götürür. Her türlü olumsuzluk, problem vb şeyler karşısında yeryüzünde Allah ve Resûlü’nün hükmü yürürlükte olmalı, karşısındaki bütün batıllar, bid’atlar, sapıklıklar ve yanlışlar ortadan kaldırılmalı, iyilikler ve güzellikler hakim kılınmalıdır.
وَأَنَّ هَـذَا صِرَاطِي مُسْتَقِيمًا فَاتَّبِعُوهُ وَلاَ تَتَّبِعُواْ السُّبُلَ فَتَفَرَّقَ بِكُمْ عَن سَبِيلِهِ
“Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar sizi Allah’ın yolundan ayırır.” (En’âm 153)
Dosdoğru yol: tevhid, iman, Salih ameller, şirkten sakınma, ana babaya iyilik, yoksulluk yüzünden evladı öldürmemek, açık ve gizli her türlü fuhşiyattan uzak durmak, haksız yere insan öldürmemek, yetim malı yememek, ölçü ve tartıyı tam tutmak, adâletten ayrılmamaktır. İşte bunlar dosdoğru yol olup, dinin esasıdır.
Bunun dışındaki birçok yollar, muhtelif dinler, mezhepler, bid’atler ve sapıklıklar, inananları fırka fırka, grup grup yapıp Allah yolundan ayırır ve parçalar. Fakat bütün bunların içinde gerçekten Allah’a ulaştıran ve Allah ile resulleri tarafından davet olunan hak yol bir tanedir. Bu yol, kendisine girenleri toplayan, birleştiren, dağıtmayan, aldatmayan tevhid yoludur. Hak birdir, bâtıl ise çoktur.
Peygamber’in yolu dışındaki yollar, bid’attır, dalâlettir, sapıklıktır. Bu sebeple Peygamber’i rehber, önder ve örnek edinmek hak yolun temelidir.
وَمَا اٰتٰیكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهٰیكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ شَدٖيدُ الْعِقَابِ
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının. Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr 7)
لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَیَّ عَنْ بَيِّنَةٍ
“…Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanın açık bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olması, yaşayanın da açık bir delille yaşaması için (böyle yaptı)…” (Enfal 42 )
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“(Resûlüm!) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”(Âl-i İmrân 31)
Allah sevgisi, bir mü’min için en üstün duyguların başında gelir. Bundan dolayı Allah’ın sevgisini kazanmak, ulaşılabilecek en üstün seviyedir. Çünkü bu seviyeye ulaşandan Allah hoşnut ve razı olmuş demektir. Allah’ın kendisinden razı olduğu kimse ise, dünya ve âhirette saâdete nâil olur, en kıymetli nimetlere kavuşur.
Allah’ın kulunu sevmesi, kulun peygambere tâbi olma, uyma, onun yolunu ve izini takip etme şartına bağlanmış bulunmaktadır. Çünkü sevgi sadece sözle değil seven kimsenin sevdiğinin emrine, arzu ve isteklerine uymasıyla olur.
Bid’atlardan ve dinde aslı olmayan birtakım bâtıl ve yanlış yollara sapmaktan kurtulmanın çaresi, örnek ve önderimiz bulunan Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hak ve doğru olan aydınlık yoluna uymaktan ibarettir.
Bid’at: Daha önce bir örneği olmaksızın yapılan, sonradan icat edilen, sonradan ortaya konan şey anlamlarına gelen bid’at “Hz. Peygamberden sonra ortaya çıkan ve dini olan her şeydir.” “İslamın tamamlanmış ve kesinleşmiş olan ibadet sistemine yeni bir şey ilave etmek ya da o sistemde var olan bir şeyi ondan çıkarmaktır.”
“Hz. Peygamber ve Ashâb-ı Kirâm dönemlerinde görülmeyip onunla amel edilmeyen, hattâ bir benzeri olmayan ve İslâm’dan olmadığı halde sonradan ortaya çıkan ve ibâdet kabûl edilen görüş ve ameller, sünnete aykırı davranışlar.”
Hurafe; Akla ve gerçeğe aykırı, bilim, mantık ve Din Açısından temeli olmayan ve din adına ileri sürülen aldatıcı söz demektir. Masal, efsane ve genel olarak gerçek dışı kabul edildiği halde hoşa giden nakil ve rivayetlerde hurafe olarak değerlendirilebilir. Ayrıca hiçbir mantıki izahatı bulunmayan, din adına ileri sürülüp benimsenen batıl inanç ve davranışlarda hurafe kapsamına girmektedir.
Bid’at’ın kapsamı konusunda farklı bakış açılarının olmasından dolayı İslâm bilginleri tarafından farklı tarifler yapılmıştır.
Kimi âlimlere göre bid’at, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra meydana gelen her şeydir. Bid’atı geniş kapsamlı olarak inceleyen başta İmam Şâfiî, İmam Nevevî, ibnu’l Esir el Cezeri olmak üzere İbn Âbidin ve benzeri âlimler kısaca bu tarifi yaparlar.
Bu tarifi yapan âlimler bid’ate sözlük anlamından daha geniş bir anlam yüklemişlerdir. Bu sebeple de sonradan çıkan amel ve inançları iyi ve kötü olmak üzere ayırmak mecburiyetinde kalmışlardır. Sonradan ortaya çıkıp Kur’ân ve Sünnet’e muhâlif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan şeylere bid’at-i hasene (güzel bid’at); muhâlif olanlara ise, bid’at-i seyyie (kötü bid’at) ismini vermişlerdir.
Bid’ati bu şekilde tarif edip taksimata tabi tutanlar, Kur’an ve Sünnete muhalif olmayan ya da emirlerinin bir gereği olan”şeylere bid’at isminin verilmesine dayanak olarak, Hz. Ömer’in şu sözünü ileri sürerler:
Hz. Ömer, Übey b. Ka’b’in, (r.a.) sekiz rekât olan terâvih namazını yirmi rekât olarak kıldığını ve Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde münferiden kılınan bu namazın cemaat halinde kılındığını gördüğünde: “Bu ne güzel bid ât“demiştir. (Muhammed Revvâs Kal’acî, Mevsüatu Fıkhı Umar b. El Hattâb, Kuveyt 1984, s. 125).
Bid’atı dar kapsamlı olarak anlayan başta İmam Malik olmak üzere, ibnu’l Cevzi, şatıbî, Aynî, Beyhakî, İbn Hacer el-Askalânî ve Heytemî, İmam Birgivî, imam Gazali ve İbn Teymiyye gibi âlimler de şu tarifi getirirler: “Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra ortaya çıkan, din ile alâkalı olup bir ilâve veya eksiltme mahiyetinde olan her şeydir.” (H. Karaman, İslâmın Işığında Günün Meseleleri, İstanbul 1982, II, 248).
« منْ أَحْدثَ في أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ مِنْهُ فهُو رَدٌّ » متفقٌ عليه .
Âişe radıyallahu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Kim bizim bu dinimizde ondan olmayan bir şey ortaya çıkarırsa, o şey kabul edilmez.” (Buhârî, Sulh 5; Müslim, Akdiye 17,18. İbni Mâce, Mukaddime 2)
« مَنْ عَمِلَ عمَلاً لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُو ردٌّ »
“Kim bizim dinimizde olmayan bir şey yaparsa o merduttur, makbul değildir.” (Müslim, Akdiye 17,18.)
« أَمَّا بَعْدُ ، فَإِنَّ خَيرَ الْحَديثَ كِتَابُ اللَّه ، وخَيْرَ الْهَدْى هدْيُ مُحمِّد صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم ، وَشَرَّ الأُمُورِ مُحْدثَاتُهَا وكُلَّ بِدْعَةٍ ضَلالَةٌ »
Câbir radıyallahu anh şöyle dedi:Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hutbe irad ettiği zaman gözleri kızarır, sesi yükselir, “Düşman sabah ve akşam üzerinize hücum edecek, kendinizi koruyunuz” diye ordusunu uyaran kumandan gibi öfkesi artar ve şehadet parmağı ile orta parmağını bir araya getirerek:
“Benimle kıyametin arası şu iki parmağın arası kadar yaklaştığı sırada ben peygamber olarak gönderildim” derdi. Sonra da sözlerine şöyle devam ederdi:
“Bundan sonra söyleyeceğim şudur ki: Sözün en hayırlısı Allah’ın kitabıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed sallallahu aleyhi ve sel-lem’ in yoludur. İşlerin en kötüsü, sonradan ortaya çıkarılmış olan bid’atlardır. Her bid’at dalâlettir, sapıklıktır.” … (Müslim, Cum’a 43. Ayrıca bk. İbni Mâce, Mukaddime 7)
“Her bid’at dalalettir.” (Müslim, Cum’a, 43)
“Din namına sonradan ortaya çıkarılan şeylerden sakının. Gerçekten sonradan ortaya çıkarılan herşey bid’attır ve her bid’at de sapıklıktır. Bu durumda sizin yapmanız gereken şey, benim sünnetime ve birer hidayet ve irşad rehberi olan halifelerimin sünnetlerine sarılmanızdır.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 5)
أبى اللّهُ أنْ يَقْبَلَ عَمَلَ صَاحِبِ بِدْعَةٍ حَتّى يَدَعَ بِدْعَتَهُ
Abdullah İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah, bid’at sahibi, bid’atını terketmedikçe, onun amelini kabul etmeyecektir.” (ibn Mace, zevaid, 5993)
Sonradan ortaya çıkan şeylerin Kur’ân ve Sünnet’te dayanakları varsa bunlar bid’at kabul edilmezler. Bunlara sonradan çıkmış şeyler nazariyle bakılamaz.
Huzeyfe b. el-Yamân’ın rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte: “Allah bid’at sahibinin orucunu, namazını, sadakasını, haccını, umresini, cihadını, sarfını (maddi yardımını), şehadetini kabul etmez. O, kılın yağdan çıktığı gibi İslâm’dan çıkar. ” (İbn Mace, Mukaddime, 7/49). Bu ikaz karşısında müslümanların dikkatli davranacakları ve bid’atın ne olduğunu araştıracakları muhakkaktır.
Abdullah b. Abbâs (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadiste şöyle buyrulur: “Allah, bid’at sahibinin amelini, bid’atından vazgeçinceye kadar kabul etmez.” (İbn Mâce, Mukaddime, 7/50). Amellerinin kabul edilmeyeceğini bilen bir müslüman korkar ve neyin bid’at olup, neyin olmadığını araştırır.
(Alıntıdır) Mustafa YAĞCI

 


Yorumlar - Yorum Yaz
ZİYARETÇİ BİLGİLERİ
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam55
Toplam Ziyaret77770
SEÇME YAZILAR